SERGÜZEŞT-İ RÛHÂNÎ Mutlak Varlık'tan Ruhlar Alemine

 İrfana Vukuf -   Fatih Yıldız -   01 Nisan 2021

BİR DEVRİYE NÜMUNESİ

MUSTAFA FEVZİ B. NUMAN’IN SERGÜZEŞT-İ RÛHÂNÎ İSİMLİ MANZUMESİ

19.yy’ın ikinci yarısı ile 20.yy’ın başları arasında yaşamış önemli sufî, münevver şahsiyetlerden biri Mustafa Fevzî b. Numan (v.1924)’dır. Kendisi devrin şartları dahilinde,  gerek tasavvufun umumi meselelerini, gerek mensubu bulunduğu Nakişibendî-Ziyâiyye meşrebinin hususiyetlerini eserlerinde ve makalelerinde ele almış bir kalem ehlidir. Bunlar haricinde Müslümanların umumî meselelerine dair devrin modernist fikirlerine mukavemet gösteren yazıları ve eserleri de mevcuttur.

Mustafa Fevzi Efendi’nin, yaşadığı devrin eli kalem tutan birçok müellifi gibi siyasi inhitat ve inkırazı kendi mesleği açısından bir ilim-irfan ihyasıyla çözme gayreti içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu gayret, şeyhi Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendi (v.1893)’nin eserlerinde ve faaliyetlerinde de kendisini göstermektedir. Mevzu bahis ihya anlayışının temelinde tevarüs edilen birikimin toparlanarak değerlendirilmesi ve uygun bir şekilde tasnif edilerek toplumun her katmanına uygun derecelerde yayılması yatmaktadır. Bu sebepten, ilim taliplerinden halkın avamına kadar inen, yaklaşım olarak câmî/toparlayıcı, kapsamlı ve katmanlı bir üslupla ilim-irşat faaliyetleri gerçekleştirilmiş, neşriyat yapılmıştır.

Bu anlayışın önemli kalemlerinden olan Mustafa Fevzi Efendi, tasavvuf irfanının imkanlarını sade ve öz bir üslupla talipleriyle buluşturmuştur. Ameli tasavvuf yanında, bunun kopmaz bir parçası olan nazarî irfanın meselelerini de nesillere aktarmak hissiyatıyla hareket etmiştir. Eserlerinden, modernleşme atılımlarıyla sekülerleşmenin kendisini yavaş yavaş hissettirdiği bir topluma, maneviyatın derinlikleriyle bağ oluşturacak bir kapıyı hep açık bırakmak gayretinde olduğu anlaşılmaktadır. Cumhuriyetle birlikte icraata konulan katı laikçi uygulamalarla toplumun dönüştürülmesi arafesinde, ortaya konan bu gayretler rahatlama dönemlerinde, sonraki nesiller vasıtasıyla günümüze taşınmıştır. Bu yönüyle Mustafa Fevzi Efendi Osmanlı tasavvuf geleneğini ve irfanını günümüze ulaştıran köprü şahıslardandır.

Description: C:\Users\Baki\Downloads\WhatsApp Image 2021-04-01 at 13.32.38.jpeg

Kendisi tarikaten Nakşibendî-Ziyâî’dir. Gümüşhanevî’ye nispet edilen Ziyâiyye yolunun, Ekberî meşrebini temsil etmektedir. Şeyhi Gümüşhânevî’nin üstadı, Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî (v. 1858)’den gelen bu Ekberî neş’e, Mustafa Fevzi’nin ilk eserlerinden olan Mir’âtü’ş-Şühûd’da daha Müceddidî renk taşıyorken, sonraki eserlerinden Mîzânü’l-İrfân’da daha net görülmektedir. Olgunluk dönemi diyebileceğimiz bir dönemde kaleme aldığı makalelerinde ise bu tavır daha aşikardır. Ervâdî yoluyla aktarılan Nakşibendî-Hâlidîliğinin, hususiyetlerinden olan Ekberîlik, Mustafa Fevzi Efendi’nin de eseriyle bir anlamda yazılı alanda temayüz etmiştir.

Mustafa Fevzi Efendi’nin eserlerinde sıkça karşılaştığımız Muhyiddîn İbnü’l-Arabî ve takipçilerinin varlık anlayışı ile buna dair kavramların açıklanması mevzusu bazı makalelerinde de kendisini göstermiştir.

Bir dönem Cerîde-i Sûfiyye’nin başmuharrirliğini de yapamış olan müellifimiz buradaki tasavvufî makalelerinde vahdet-i vücûd anlayışını bazen direkt, bazen dolaylı yollarla ele almıştır. Cerîde-i Sûfiyye’nin 4 Recep ve 15 Şaban 1335 (27Nisan-6Mayıs 1917) tarihlerinde 127. ve 128. sayılarında tefrika edilen Rûhun Felsefesi Yahut Sergüzeşt-i Rûhânî başlıklı manzumesi de bu kabildendir.

Manzume, ruhun vahdet alemindeki Ahadiyet’ini izahla başlamakta, ervaha taayyünden sonra unsurlar alemindeki halinden ve şehadet alemine nüzulünden bahsetmektedir. Bir daire gibi kabul dersek, varlığın nüzul/iniş diyebileceğimiz yarı kavsi/dikey yarım dairesi, bu şekilde izah edilmektedir. Hayvanî seyirde nefse bulaşmış bir varlık olarak âlem-i şehadette artık temekkün kılmıştır. Ancak varlığındaki itici kuvveler sayesinde uruç olarak adlandırılan ikinci kavsla, daireyi tamamlama, asla rücu yoluna girmek gerekmektedir. Bu bir mürşid-i âgâhla, seyr u sülûkla mümkün olmaktadır. Bütün zatî hallerinden, vasıflarından kurtularak bu seyri tamamladığında dairenin devri tamam olmaktadır.

İçerik olarak tasavvuf edebiyatımızda devriye türünün özelliklerini kendinde barındıran bu manzumeyi açıklamalı-sadeleştirilmiş metniyle tefrikalar halinde okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.

SERGÜZEŞT-İ RÛHÂNÎ

[Mutlak Varlıktan Ruhlar Âlemine]

1.

Ezel mülkünde seyrân ettiğim demler ne hoş demdi

O devrânım zaman ü hem mekânlardan da akdemdi

[Zaman ve mekanın var edilmesinden önce, mutlak varlıktan başka hiçbir şeyin düşünülemeyeceği alemde, ezel mülkündeki demlerim ne hoş demlerdi.]

2.

Ne cism ü ne araz kaydı, ne küfr ü iʻtizâl vardı

Bu şimdi gördüğüm eşyâ o demde ihtifâkârdı

 [Burada ne cisim, ne cismaniyete işaret, ne iman, ne küfür, ne de dalalet vardı. Şehâdet aleminde görülen her şey o alemde mutlak varlıkta gizliydi.]

3.

O demde hiç muzâf olmazdı Hakk’a hiçbir esmâdan

Zuhûrât u ta’ayyünde nişân yoktu müsemmâdan

[O alemde Hakk’a herhangi bir isim ve sıfat dahi verilemezdi, onlardan da münezzehti. İsim ve sıfatlar da mutlak varlıkta gizliydi. İsimlendirilecek bir Zât’tan, varlığın herhangi bir şekilde taayyün ve tezahüründen bahsedilemezdi.]

Description: C:\Users\Baki\Downloads\WhatsApp Image 2021-04-01 at 13.35.21.jpeg

4.

O vahdet içre vahdette, safâ-kârâne uzlette

O nûrânûr-ı hayrette, olurken bezm-i vuslatta

[O vahdetten öte vahdette, safalı teklikte, o hayretle idrak edilebilecek sırf nurla uzlette, vuslat halindeyken…]

5.

Açıldı bezm-i dîger bir tecellîgâh-ı ünsiyyet

Elestü perde-gâhından hitâb etti Ulûhiyyet

[Ünsiyetin tecelli ettiği başka bir mertebe zuhur etti (feyz-i akdes). Bu makam Uluhiyet makamı olup “elestü/ben sizin rabbinin değil miyim” hitabının geldiği mertebenin icmâlidir.]

6.

O dem şems-i hüviyyet, nîze-i nevvâreler saçtı

O nevvâr nîzeler birden hicaba hep dehân açtı

[İşte taayyün ve tezahürle, hüviyet/mutlak varlık makamının güneşi, aydınlatıcı ışınlar saçtı. O ışınlar, mutlak varlıkla aralarında oluşan perdelere ağızlarını açıp feyizle ona bağlandılar.]

7.

Geçip mihrâba şân-ı Ahmediyyet lemʻa-pâş oldu

O saf-beste şuûnât içre lâhûtî nidâ doldu

[Bu mertebenin kendisi olan Hakîkat-i Muhammediyye, mutlak varlıktan aldığı feyzi saçmaya başladı. Bu feyizden zuhur edip hususiyet kesp eden mevcudatın hakikatleri/âyan-ı sâbite/şuunât-ı İlâhiye, Zât’ın rahmanî nefesine/feyzine muhatap oldu.]

8.

Şuûn-ı lâ-mekânî mevcedâr oldu bütün birden

Belâ remzinde oldu yek-zebân “Allahu Ekber”den

[O yaratılmamış, müstakil varlığı olmayan sâbit hakikatler bu feyizden (feyz-i mukaddes) istifade edip kabiliyet kesp ettiler. Hepsi Hakk’ın uluhiyetini ikrar ettiler.]

Description: C:\Users\Baki\Downloads\v.jpeg

9.

O demde hiç bulunmaz küfr ü inkâr u inâd u şer

Bütün ikrâr ve tasdîke teveccüh eyledi yüzler

[Her ne kadar mutlak vücuttan taayyün etmiş ve mertebelenmişseler de bu alem sıfatlar alemi olup vücup mertebesidir. Burada Hakk’a zıt bir şey zuhur etmez. Küfür, inkar, inat ve şerden bahsedilemez. Hepsi Rubûbiyet makamında Uluhiyet’e ikar ve tasdikle teveccüh ederler.]

 
 
 

 

10.

Bulundum bî-zamân u bî-mekân o bezm-i ikrârda

İmâma iktidâ ettim salât-ı saff-ı ahyârda 

[İşte o teveccüh halinde, zamandan ve mekândan münezzeh olarak o ikrar makamında bulundum. Ahyârın safında taayyün kaynağım olan ismin imametinde Zât’a yönelmiştim.]

11.

Nice bin yılca cevlân eyledim nûr-ı hüviyyette

Tavâf ettim harîm-i havl-i pâk-ı “Ahadiyet” te

[Zamanla ölçülemeyecek miktarlarda mutlak varlık aleminde bulundum, sonra o kadar daha Ahadiyet makamının sırlarından istifade ettim.]

12.

O demde ben değil, hiç benliğimden de eser yoktu

Ne Âdem’den eser vardı, ne Arş u ferş mesbûktu

[O halimde Hak’tan gariyet söz konusu değildi; ben ve benlik yoktu. Ne insanlığın babası Adem’den, ne imkân aleminin aslı olan Arş’tan, ne de yeryüzünden bahsedilebildi.]

13.

Bütün varlık, bütün bir birlik içre mahv u müstağrak

O varlıkta, bütün Hak’dı, bütün Hak’dı bütün bir Hak

[Mevcudat dediğimiz, mutlak varlıktan vücuda zuhur eden şeyler birlik içinde kendileriyle yok ve birliğe gark olmuş haldeydi. O valık, tek varlık olan Hak’tan başkası değildi.]

14.

O Hak’da Hak iken şânım, Cemâl-i Hak’dı Kur’ân’ım

Hemân Hak’dı, hemân Hak’dı, bütün îmân u irfânım

[Hakikatim Hak’ta, Hak’la bir iken okuduğum Kur’an/söyleştiğim kelam, istifade ettiğim, feyz aldığım kaynak Hakk’ın Cemal’iydi. İmanım, irfanım, ilim şânından bana yansıyan tek Hak’tan ibaretti. ]

 

 

Diğer Yazılar