Vücut Mertebeleri

 İrfana Vukuf -   Fatih Yıldız -   17 Eylül 2021

 

Vahdet-i Vücûd ehli, Allah-âlem münâsebetini, Tek’ten çokluğun zuhurunu yani yaratılışı varlığın mertebeler halinde açılımıyla tarif ve izah etmişlerdir. Buna göre; Zât-ı ahadiyye, kendi cemalini, sıfat, isim ve fiillerini görmek istedi. Tecellî etti ve fiil sıfatına büründü. Bâtından zâhire, gayptan şehâdete, vahdetten kesrete geldi. Kendi cemâlini gördü; sıfat, isim ve fiilleri müşâhede etti.

Buradaki tecellî edip açığa çıkma olayı, başka bir varlığın yardımı ya da desteğiyle değildir. İsteyen de, tecellî edip açığa çıkan da, sonunda müşahede eden de yine kendisidir. Bu, bir ihtiyacın ya da zorunluluğun da sonucu değildir. Nitekim sevmediklerini rahat içerisinde yaşatırken, dostlarını ve nebilerini zorluklarla imtihan etmiştir. Her şey, kendisine ait olup, mülkünde de tek hakim yine kendisidir.

Öte yandan sûfiler bu mevzuları izah ederken kullandıkları tayyünât, tecellîyât ve tenezzülât tabirlerinin ve bu tabirlerin insan aklındaki yansımalarına dikkat çekmektedirler. Bunların hakîki değil, izafî olarak kabul edilmesini salık verirler. Varlığın tekliğini izah için kullanılan bu kavramlardan; zaman, mekan ve çoğalma gibi vehim ürünü sonuçlar çıkarmanın abesliğine vurgu yaparlar. Yani mertebeler ve kavramlar, tek olan varlığın zuhurlarının izahına yardımcı oldukları için bu şekilde kullanılmaktadır.    

Kısacası âlemin yaratılması, zuhura çıkması, birtakım mertebelerle gerçekleşmiştir. Bu mertebeler, Hazerâtü'l Hams (Beş İlâhî Hazret), Tenezzülât-ı Seba (Yedi İniş) gibi isimler altında; icmal ve tafsil açısından farklı ayırımlara tabi tutulmuştur.

Dörtlü tasnife göre vücudun mertebeleri:

  1. Lâhut; Zât
  2. Ceberût; sıfatlar ve isimler
  3. Melekût; ruhlar ve misal
  4. Nâsut; şehâdet âlemleri'ne ayrılmıştır

Hazerât-ı Hamse denilen beşli tasnifte ise yukarıdaki sıralamalardan biraz farklı olarak Melekût âlemi iki mertebe olarak kabul edilmiştir. Böylece vücudun tezahürleri:

  1. Zat-ı Sırf, Lâ-taayyün, Ahadiyyet
  2. Vâhidiyyet,
  3. Ervah,
  4. Misal,
  5. Şehâdet ve İnsan-ı Kamil mertebeleriyle  izah edilmiştir.

Description: C:\Users\Baki\Desktop\WhatsApp Unknown 2021-09-17 at 13.50.15\WhatsApp Image 2021-09-17 at 11.15.43 (3).jpeg

Yedili tasnifte ise, hazerât-ı hamsenin ikinci mertebesi olan vahidiyyet mertebesi, vahdet ve vahidiyyet diye iki ayrı mertebe, besinci hazret de yine şehâdet ve insân-ı kâmil diye iki ayrı mertebe olarak itibar edilmiş, böylece mertebe sayısı yedi kabul edilmiştir.

Sıralamada açıkça görülüyor ki, insan Allah'ın ilminde var oluşu noktasından ezeli varlıktır. Buna taayyün-i sânî ya da hakîkat-i insâniyye diyoruz. Bir de varlık âleminde görünüşü vardır ki bunu da mertebe-i insâniyyet olarak vasıflıyoruz. Bu keyfiyete işaret için tasavvufta şu formül kullanılır, “İnsan, zuhurda son, fakat mertebede en yüce olan varlıktır”. Yani insan, gaye varlık olarak ezeli ilimde her şeyden önce vardı. Ancak gaye varlık olduğu için zuhur edişi en son olmuştur. Çünkü o, ezeli bir öz taşımaktadır.

Bu mertebeler bahsinde bilhassa şu noktaya dikkat etmek gerekir. Yedili tasnife göre Allah mefhumu üç, beşli ve dörtlü tasnife göre iki mertebede mütalaa edilmiştir. Allah mefhumu ile alakalı bu iki ya da üç mertebe, ayetlerin yorumundan ileri gelmektedir. Çünkü mutasavvıflar Allah isminin Kur’ân-ı Kerîm'de; Zât, ulûhiyet ve rubûbiyet mânalarında kullanılışına dikkat eder ve kelamcılar arasında mevzu edilen Zât ve sıfatlar ayrımı mertebe anlayışıyla ele alınıp konu ile ilgili bütün problemlere öylece yaklaşırlar.

İlk üç mertebeyi lâhut diğerlerini ise nâsut âlemi olarak değerlendiren mutasavvıflar içerisinde Aziz b. Muhammed en-Nesefi, lahut âlemini şu cümlelerle anlatır:

“Lâhut âlemi, terettüb (uyumlu mertebeler) âlemidir. Orada her şey vardır. Ama bir ve aynı oldukları için aynı zamanda hiçbir şey yoktur da denilir. Bu mertebenin adı ve alameti, şekli ve sureti, zaman ya da mekanı yoktur. Orada ezelle ebed, dün ile yarın, aynıdır. Şeytan'ın Hz. Adem'e bir düşmanlığı olmayıp Nemrut ile İbrahim barış içerisindedir. Hz. Musa ile Firavun arasında savaş yoktur. Çünkü çokluktan önce teklik, çokluktan sonra da yine bir teklik vardır. Bu son vahdet, önemlidir. Daha önemlisi bu dünyadayken o vahdeti kavrayabilmektir. İlâhî kitapların geliş amacı, tevhittir.”

Nâsut âlemini de şu cümlelerle açıklar:

“Nâsut âleminde ayrılık ve gayrılık önce isimlerde sonra da madde de meydana çıktı. Ayrılık, bazen nefreti bazen de sevgiyi doğurdu. Sevgi, parçanın bütüne olan aşkının yansımasıydı. Herkes, ikizini severdi. Öyle de olması gerekirdi. Nefret ise ayrılıktan dolayı oluşan benlik duygusunun yükselmesi ve diğer parçaları ya küçük görmesinden ya da mülke düşman ortakçı telakki etmesindendi. Halbuki kibre gerek yoktu, eşyanın hiçbir değeri olmadığından ve hiçbir eşya kendisinin olmadığından düşmanlığa da gerek yoktu. Her şey O bütüne ve teke aittir. Düşmanlık da dostluk da O’nun için olmalıydı.”

Her iki mertebeler grubunu birbirleriyle alaka ve fark yönünden şu veciz cümlelerle izah eder:

Description: C:\Users\Baki\Desktop\WhatsApp Unknown 2021-09-17 at 13.50.15\WhatsApp Image 2021-09-17 at 11.15.43.jpeg

“Lâhut âlemiyle Nâsut âlemi arasında uzaklık yoktur. Aralarında da büyük bir fark olmayıp her ikisi içi içe dokunmuştur. Lâhutî âleme mecâzen yokluk diyecek olursak, o icmal, varlık âlemi ise tafsilidir. Yokluk, özet kitap; varlık, mufassal kitap. Yokluk, sade levha; varlık, nakışlı levhadır. Nakışlı levhanın nakışlarını silerlerse; o levha yokluk âlemine. Sade levhayı nakşederlerse, o levha varlık âlemine çıkmış olur. Bazen bazı nakışlar silinip değişik nakışlar islenir. Bu, bize dünyada değişme gibi görünür. Her gün birkaç kervan, varlık âleminden yokluk âlemine gelir. Bir süre kalır. O bu âlemde kalırken birkaç kervan da çoktan yokluk âleminin yolunu tutmuştur. İşte lahut ile Nasut âlemi arasındaki fark bu kadardır.” [1]

 

Vücudun çeşitli mertebelerde görünüşünden yola çıkarak onu çeşitli taksimata tabi tutan Şeyhü’l-Ekber İbnü'l Arabî, önce vücudu en genel anlamıyla üçe ayırır. Sonradan yapacağı daha ileri bölümlemelerin de esası olan bu temel taksim şöyledir:

1. Bi-zâtihî aynında mevcuda olan (Vücûd li-zâtihî): Bu ancak Vücûd-ı mutlaktır. O, hiçbir şeyden hasıl olmadığından O'na tekaddüm eden bir şey bulunamaz. O, bütün eşyanın mucidi, hâliki, mukaddiri, mufassılı ve müdebbiridir. Hiçbir kayıtla mukayyet değildir. O; Hay, Kayyum, Alîm, Mürid ve Kadir olan Allah'tır.

2. Allah ile mevcuda olan (Mevcudun billah): Bu arş, kürsî, semâvât-ı ûlâ ve içindekiler, arz ve onda bulunanlardır. Bu âlem aynında mevcut değildir. Ayrıca mûcidiyle onun arasında bir zaman da yoktur. Bu sebeple biri diğerinden öncedir ya da sonradır denilemez. O, dünün bu güne tekaddümü gibi Vücûd ile öncelenmiştir ve zamandan mücerrettir. Çünkü o, zamanın kendisidir. Âlemin adem oluşu, bir vakitte değildir. Fakat vehim, Hakk'ın vücuduyla halkın vücudu arasında bir süre olduğunu tahayyül etmektedir.

3. Üçüncü Şey: Bu Vücûd ya da ademle, hudüs ya da kıdemle mevsuf olmayan şeydir. O Hakk'ın ezeliliği ile ezelden beraberdir. Hak için ziyade isnadı imkansız olduğu gibi zaman bakımından âleme tekaddüm ve taahhuru da Hak için imkansızdır. Çünkü âlem, Vücûd değildir. Âlem, bu üçüncü şeyden zahir olmuştur. O, âlemin hakikatlerinin hakikatidir. İbnü'l Arabî, buna; heyulâ, ilk madde, cevher-i ferdin aslı, felek-i hayat, cinslerin cinsi, ümmü'l ekvân, esmâ-i İlâhiyye, hakikat-ı Muhammediyye gibi isimlerde verir.

Bu taksimden sonra Şeyhü’l-Ekber vücudun zahirden batına çıkma sürecini dörde ayırarak anlatır:

  1. Vücûd-ı Mutlak: Bu Allah'tır. Mahiyeti bilinemez, O'na mahiyet bile denemez.
  2. Maddeden soyutlanmış mevcut: Sekil ve suret kabul eden ruhani mufarık akıllardır.
  3. Mekan ve hayyiz kabul eden mevcut: Bu da cirmler ve cisimlerdir.
  4. Bi-zâtihi değil, bi’t-tabîa hayyiz kabul edilen mevcut: Bu da arazdır.[2]

İKİLİ TASNİF

DÖRTLÜ TASNİF

YEDİLİ TASNİF

KIRKLI TASNİF

ÂLEM-İ GAYB

ÂLEM-İ LÂHUT

LÂ TAAYYÜN

1. Zâtü'l İlâhiyye

ÂLEM-İ CEBERÛT

TAAYYÜN-İ EVVEL

2. İlk Tenezzülât

TAAYYÜN-İ SANİ

3. İkinci Tenezzülât

4. Ulûhiyyet

5. Rahmâniyyet

6. Rubûbiyyet

7. Mâlikiyyet

8. Esma ve Sıfâtü'n Nefsiyye

9. Celal simleri

10. Cemal simleri

11. Fiil simleri a. Celâlî Fiil İsimleri b. Cemâlî Fiil İsimleri

ÂLEM- MELEKÛT

ÂLEM-İ ERVAH

12. Âlem-i İmkân

13. Aklü'l Evvel

14. Rûhu'l Âzam

15. Levhü'l Âzam

16. Kürsî

17. Ulvî Ruhlar

18. Mücerret Tabiatlar

19. Hayal

20. Hebâ

21. Cevherü'l Ferd

22. Mürekkebât

ÂLEM- İ MİSAL

23. Atlas Feleği

24. Zühre Feleği

25. Felekü'l Eflâk

26. Sema-ı Zülal

27. Sema-ı Müşterî

28. Sema-ı Behram

29. Sema-ı Şems

30. Sema-ı Zühre

31. Sema-ı Utarid

32. Sema-ı Kamer

ÂLEM-İ SEHÂDET

ÂLEM-İ NÂSUT

ÂLEM-İ ŞEHÂDET

33. Küre-i Ateş

34. Küre-i Hava

35. Küre-i Su

36. Küre-i Toprak

37. Maden

38. Nebat

39. Hayvan

40. İnsanlar Âlemi

 

TENEZZÜLÂT-I SEB‘A

1. Lâ-taayyün Mertebesi

Bu mertebe, sırf Zat mertebesidir. Vücûd bu mertebede sıfat ve vasıf bağından ve bütün kayıtlardan münezzehtir. Bu mertebeye Ahadiyet Mertebesi ismi de verilmiştir. Bu mertebe, Allah’ın künhü ve hakikatidir; bunun üstünde mertebe yoktur. Taayyün (meydana çıkma), kayıtlanma ve farklı olma mânasındadır. Lâ-taayyün, meydana çıkmamak, tenezzül ve tezahür etmemek demektir. Bu mertebe, her şeyden boş olma manasına gelen ıtlak makamıdır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Eşya yaratılmazdan önce Allah neredeydi?” tarzında sorulan suale “Üzerinde ve altında hava bulunmayan âmâdaydı.” cevabını vermiştir. Âmâ, ince bulut manasına gelmekte ise de, “üstünde ve altında hava olmayan” ifadesiyle onun lâ-taayyün mertebesine işaret olduğu düşünülebilir.

Ahadiyet, Zat tecellîsinden ibarettir. Hakkıyyet ve halkıyyet itibarlarının hepsinden tecrit edilmiş olarak tecellî eden Zat mertebesidir. Ahadiyet, isim ve sıfatların eser ve müessirleriyle beraber yokluğunu isteyen mertebedir. Yani bu mertebede isim, sıfat ve onların eser ve müessirleri Hakk'ın Zât'ında müstağraktır. Mutlak Zat, isim ve sıfatların taayyününün aslı ve dayanağıdır. Bu mertebede Hak Teala, kendi kemâlâtını, kendi Zat’ıyla idrak eder.

Allah’ın Zât'ı, Ahadiyet’inin aynıdır. O'nun özüne ne kadîm ne de hâdis ilim ulaşamaz. Zat itibariyle O'nun hakikatine ulaşılamaz; bilinebilen sadece Zât'ına ve sıfatlarına ait, rayiha ve eserleridir. Ahadiyet’i, mutlak vücudun, kendisi için, kendisinde kendisiyle olan tecellîlerinin ilki olarak tarif edebiliriz.

2. Taayyün-i Evvel

Bu mertebe, Zât'ın, Ulûhiyet mertebesine tenezzülüdür. Bu tenezzül, Zât'ın zuhura meylinin bir neticesidir. Vücûd bu mertebede, kendisindeki sıfat ve isimleri mücmelen bilir. Sıfat bu mertebede kendisinin aynı olduğundan, bu ilim, kendi Zât'ından olan ilimden ibarettir. Vücûd bu mertebede bütün isim, sıfat müsemma ve mevsuf ile muttasıf olduğundan “Allah” isminin mertebesidir. Bu mertebede Zat, lâ-taayyünün, taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesidir. Buna; birinci taayyün, mutlak ilim de derler.

Bu mertebe, ev ednâ mertebesidir. Çünkü bu mertebenin üstünde lâ-taayyün mertebesinden başka bir şey yoktur. Birinci taayyüne ceberut âlemi ismi de verilmiştir. Ceberut âlemi, Muhammedî hakikatin Zat mertebesinden zuhura meyil ile tenezzül ettiği ilk mertebedir. Bu mertebede eşyanın hakikati bilkuvve mevcuttur. İlk tecellî vücuda, ilme, nura ve şuhuda şâmildir. İlk tecellîye insân-ı kâmilin kalbi olan Hakîkat-ı Muhammediyye ismi verilmiştir.

Zât'ın zuhura meylindeki ilk mertebesinde temeyyüz/ayrılma yoktur. İlim, alim ve malum birdir. Burada dört isim ve her birinin mazharı tecellî eder. Bu isimler, bütün varlıkları vücuda getiren Rahmân, her birine ayrı özellikler kazandıran Rahîm, tedbir kılan Müdebbir ve eşyayı birbirinden ayıran Mufassıl isimleridir.

3. Taayyün-i Sânî

Vüc ilk taayyün mertebesinde isim ve sıfatlarını mücmel olarak bilmekle beraber, bu isim ve sıfatlarının gerektirdiği bütün küllî ve cüz'î mânaların suretleri ikinci taayyün mertebesinde birbirinden ayrılırlar. Çünkü isimler ve sıfatlar, Zât'a delaleti cihetinden bir, kendilerine delaleti cihetinden ayrı ve münferittirler. Vücûdun mertebeleri ve onların bu tarz değerlendirmeleri akli ya da keşfîdir, hakiki değildir.

Kevni suretlerin hakikatleri olan bu taayyünlerden her birinin gerek kendi zatına ve gerek kendi zatının benzerlerine asla şuuru yoktur. Çünkü onların vücûdları ve temeyyüzleri ilmidir; yani bilkuvve mevcuda, bilfiil ma'dumdur. İkinci taayyüne insân-ı kâmil mertebesi de denir.

Kevnî hakikatlerin istidatları, meydana çıkarılmış değildir. Bunlara ezelî istidatlar ismi verilmiştir. Bu mec'ûl olmayan kabiliyetler Hak'tan hal lisanıyla zuhur talep etmişlerdir. Her isim, Allah’ın isimlerinden birinde ilmen mevcuttur. Her şeyin özel bir ismi vardır ve o şey isti'dadını talep ettiği ismin tasarrufu altındadır. Dönüşü de yine o ismin makamınadır. Hidayet, dalalet, saadet, şekavet, izzet, zillet, hayat ve memat işte bu isimlerdendir.

Bu ilk üç mertebe Vücûd kadim, zaman ve mekan kayıtlarından münezzehtir. Bu hakikatlerin kevnî mücerret ve müşahhas hale tenezzülü ile Vücûd, zaman ve mekan kayıtlarıyla kayıtlanmış olur ki vücûdun bu mertebeleri gayriyyet mertebeleridir.

Description: C:\Users\Baki\Desktop\WhatsApp Unknown 2021-09-17 at 13.50.15\WhatsApp Image 2021-09-17 at 11.17.27.jpeg

Sıfat ve Esma

Bütün eşyanın başlangıcı olan Vücûd, hayatın ta kendisidir. Çünkü her şeyi harekete getiren O'dur. Vücûdun çeşitli mertebelerdeki tecellîleri, onun hareketinden gelmektedir. Hareket olan yerde hareket ettirende vardır ve O muharrik diridir (Hay). Vücûd hayat ile muttasıf olunca kendi Zât’ını ve nefsini idrak etmesi gerekir. Bu ise O'nun Zât’ına olan ilmidir. İlim de hayat gibi bir sıfattır. Hayat ve ilimle muttasıf olan vücûdun İrade ve Kudret’le muttasıf olmaması düşünülemez. Bu sıfatlara Semi', Basar ve Tekvin sıfatlarını da ilave edersek Vücûd bu yedi sıfatla mevsuf olmuş olur. Bütün bunların esası Hayat’tır.

Sıfat ismin kökenidir; çünkü bir şeyde sıfat olmazsa; bir isimle isimlendirilemez. Zat sıfat ile, sıfat isimle meydana çıktığından, isim sıfatın ve sıfat Zât'ın zâhiri; Zât sıfatın, sıfatta ismin batınıdır.

4. Mertebe-i Ervâh

Vücûd birinci taayyün ve Vâhidiyet mertebesinden sonra, ilmî suretler sebebiyle ruhlar mertebesine tenezzül eder. Bu mertebede ilmi suretlerden her biri birer basit cevher olarak zâhir olur. Bu basit cevherlerden her birinin şekli, rengi olmadığı gibi, zaman ve yer ile de muttasıf değillerdir. Çünkü zamanla mekan, cisimde meydana gelir, bunlar ise cisim değildir. Cisim olmadıklarından yanma ve bozulma da kabul etmez.

Bu âlemi duyu organlarımızla idrakimiz ve işaretimiz mümkün değildir. Bu mertebede her bir ruh, kendini ve kendi mislini ve kendi başlangıcı olan Hakk'ı idrak eder.  Elest bezmi, bu mertebede vuku bulmuştur. Bu mertebe, ayrılık ve gayriyetten bir nev' üzere Zât’ın hariçte zuhurundan ibarettir. Ruh, kendi zatıyla kaim olup, bekâ konusunda bedene muhtaç değildir. Mücerret olma cihetinden bedene aykırıdır. Fakat tedbir ve tasarruf yönünden bedenle alakası vardır. Beden, şehâdet âleminde ruhun sureti ve kemalinin mazharıdır.

Meleklerin Hakikati

Vücûd’un insanî hakikat mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede sabit olan Kudret sıfatının mezahiri ile meydana gelir. Kudret de diğer sıfatlar gibi Hakk'ın vücûdunun şuunâtından olduğundan Zât’ının gayrı değildir. Fiiller kuvvet ile tezâhür edeceğinden İlâhi fiiller de meleklerle meydana çıkar. İlâhî kuvvetin ismi peygamber lisanında melâike’dir. Melek, kuvvet ve şiddet manasınadır ve tabiî ve unsûrî olmak üzere iki kısımdır. Tabiî olanlar Adem'e secde ile emrolunmamışlardır. Unsûrî olanlar anasıra mensup ruhlardır ve Adem'e secde ile emrolunmuşlardır.

İblis'in Hakikati

İblis, Mudil isminin tam mazharıdır. Melekler ise Hâdî ismin tam mazharlarıdırlar. Vâhidiyet mertebesinde bir olan Hâdî ve Mudil isimleri, iki zıt kuvvet olarak tezahür eder. İşte bu iki kuvvetten biri Mudil isminin mazharı olan İblis'tir. İblis'e bağlı bulunan ruhların hepsi insanları ıdlal ve iğvâya memurdurlar. İblis, akl-ı küll'e tabi olmadığı için Allah onu diğer kuvvetler arasından “Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın.” hitabıyla kovmuştur.

Adem ve Havva'nın Hakikati

Vücûd, insanî hakikat olan Vahidiyet mertebesinden, Ruhlar mertebesine tenezzül ettiği zaman üç marifet meydana gelir. Birisi mârifet-i nefs (kendi zatını ve hakikatini bilmek), ikincisi mârifet-i mübdî (mucidini bilmek), üçüncüsü mucidine karsı ihtiyacı bilmektir. Bu marifet gayriyeti gerektirir. Bu ruh, rûh-ı Muhammedî'dir, diğer ruhlar onun ruhunun cüzleridir. Bu ruh akl-ı küllün suretidir ki o da Adem'in hakîkatidir. Havva nefs-i küllün suretidir ve akl-ı evvel'in, sol kaburga kemiğinden meydana gelmiştir. Bu çeşitli taayyünlerin zuhuru ve çeşit çeşit suretlerin meydana gelişi akl-ı küll ile nefs-i küllün izdivacındandır.

5. Mertebe-i Âlem-i Misal

Bu mertebede, Zât'ın hariçte birtakım latif sekil ve suretlerle zuhurudur. Bu mertebeye misal âlemi denilmesinin sebebi, ruhlar âleminden meydana gelen her bir ferdin, cisimler âleminde kazanacağı surete benzeyen bir suretin bu âlemde meydana gelmesidir. Bu suretleri hayalimizde idrak edebildiğimiz için, buna hayal âlemi de diyebiliriz.

Tasavvuf erbabı misal âlemini iki kısımda mütalaa etmişlerdir:

a. İnsani olan hayalî kuvvetler onun idrakinde şarttır ve rüya ve hayalde meydana çıkar. Bu idrak bazen isabet eder, bazen de hata olur.

b. İdrakte hayal kuvvetinin şart olmadığı âlem: Aynada ve bazı şeylerde görünen suretler gibi. Misalin bu kısmına misâl-i mutlak ve hayâl-i munfasıl denir. Çünkü bunlar hayalî kuvvetten ayrı olarak kendi zatıyla mevcuttur. Ruhların ceset rengiyle görünüşü bu kısımdandır. Şeyhin ruhunun müridine cismani olarak görünmesi gibi.

Misal âlemi, âlem-i ervahın feyzini şehâdet âlemine ulaştıran bir vasıtadır. Ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Bu yüzden her iki âlemin hükümleri bu âlemde toplanmıştır. Ruhlara nispetle kesif, cisme nispetle latiftir. Cinler de bu âlemdendir.

6. Mertebe-i Âlem-i Şehâdet

Şehâdet mertebesi, Zât'ın hariçte cisim suretiyle zuhurudur. Bu suretler misal âlemi suretlerinin aksine olarak bölünme, parçalanma, yanma, yaralanmaya müsaittir. Bu mertebeye Şehâdet âlemi denmesi müşahedeye çok müsait olduğundandır. Bu âlemde ruh sahibi olmayan hiçbir suret yoktur. Çünkü gerek canlı ve cansız varlıkların her birinin vahidiyet mertebesinde sabit hakikatleri vardır ve bu hakikatler onun mutasarrıfı ve ruhudur.[3]

7. Mertebe-i İnsân-ı Kâmil

Bu mertebe, Mutlak Vücûd’un en son tecellîsi ve Zât’ını gizlemek için kıldığı en son perdedir. Cismanî, nuranî, Vâhidiyet ve Vahdet mertebelerini üzerinde toplayan bir mertebedir. İnsân-ı kâmil, bütün İlâhî isimlerden ibaret olan ilahi sureti kabule müsait bir şekilde yaratılmıştır. İlâhî emaneti taşımaya ehil olup, ilahi isim ve sıfatların hükümleri kısmen zahir olmuştur. Diğer insanlarda ise bu İlâhî sıfatların hükümleri kısmen zahir olur. Allah'ın şehâdet âleminde tecellisi; sıfatları, isimleri ve fiilleri iledir. İnsân-ı kâmil, bütün âlemlerin hülasası olduğu için, onda Zât, sıfatlar, isimler ve fiillerin tecellîsi toplanmıştır. İnsân-ı kâmil mertebesindeki kemal ve zuhur diğer mertebelerde müşahede edilemez.[4]

İnsan-ı kamilin sehdet âlemindeki konumunu Ahmed Avni Konuk söyle izah etmektedir:

“Âlem-i şehâdet her ne kadar, esmâ-i İlâhiyye’nin zuhur-ı ahkâm ve âsârına müsâid ise de, tamamiyle mücellâ bir ayîne olmadığından, sûret-i İlâhiyye onda kemaliyle zâhir olmaz. Binâenaleyh, âlem-i şehâdette Adem'in halk ve zuhûru, onun cilası mesâbesinde vakî oldu. İmdi âlem, Adem'in vücûdu ile bir mir'at-ı mücellâ olduğundan Hakk-ı mutlak onda sûret-i İlâhiyye’sini kemali ile müşahede buyurur.” [5]

 

 

* Bu yazı, 2002 yılında Marmara İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Bilim Dalı’nda muhterem Prof Dr. Mustafa Tahralı Beyefendi’ye Yüksek Lisans Final Ödevi olarak sunulmuştur. Üzerinde bazı değişiklikler gerçekleştirilerek yeniden yayımlanmaktadır.

[1] Yücer , Mahmut, Meratibü'l Vücûd Hakkında Üç Risale, s.59-63, MÜSBE, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1996. [2] Kılıç, Mahmut Erol, “İbnü'l Arabi”, s.501, DİA, XX, İstanbul, 1999. [3] Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, s.223-233, İstanbul, 1994. [4] Yücer, Mahmut, a.g.e., s.82. [5] Konuk, Ahmed Avni, Fusûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi, s.61, trc. Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın, İstanbul, I, 1999.

Diğer Yazılar